LIFESTYLE

Sınırların ötesinde; Neslihan Atagül

Yargısız ve sınırsız görünümlerin eşliğinde başarılı oyuncu Neslihan Atagül’le manifesto tadında bir dünyaya yol alıyoruz.
Reading time 29 minutes

Tanımadan da insanın içinin ısındığı kişiler vardır. Neslihan Atagül Doğulu da benim için bu isimlerden biri. Belki de bu nedenle Zoom üzerinden karşı karşıya geldiğimizde eski bir dostu görmüş hissiyatı yaratması beni şaşırtmadı. Yakın zamanda geçirdiği rahatsızlığa rağmen yüzünün ışıltısını, gözlerindeki parıltıyı ekrandan bile hissediyorum. Sanırım bunun nedeni mutlu olması. Anlattıklarından mutluluğunun nedeninin Kadir Doğulu ile uyumlu ve birbirine tam anlamıyla destek bir evlilik sürdürüyor olması ve şu an ara vermiş olsa da çocukluğundan beri arzu ettiği oyunculuğa tutkuyla devam etmesi olarak düşünüyorum. Hayatında keşkelerden çok iyi ki’lerin yer almasından yana. Yargıdan uzak, kucaklayıcı ve affedici genç bir kadın var karşımda. Online dergi projesi Hadsiz’le sınırları sorguluyor ve herkesi sorgulamaya davet ediyor. Konfor alanından çıkmanın insanı genişleten ve geliştiren bir tutum olduğunun farkında ve hayatını buna göre yönlendiriyor. Potansiyelinin yüzde 100’ünü kullanma çabası peşinde ve her kadının bu güce sahip olduğunun farkına varmasını arzu ediyor. Söyledikleri kadınlar için adeta bir manifesto niteliğinde. Kendi deyimiyle iyi birinden çok, “iyiliğe eylemi olan” biri olma yolunda Neslihan Atagül’le hayat, var oluş, oyunculuk, kadın-erkek eşitliği, sınırlar ve hayaller üzerine gerçekleştirdiğimiz keyifli sohbete bir satır uzaktasınız.

/

Öncelikle çok geçmiş olsun. Nasıl bir süreç oldu sizin için?

Teşekkür ederim. Kolay olmayan bir süreçti ve hala devam ediyor. Ama şükür ki, daha önce herhangi bir kronik rahatsızlık yaşamadım ya da ameliyat olmadım. En fazla soğuk algınlığı geçirmişimdir. Bir serum almam ya da dinlenmem yeterli olurdu. Ama bu yaşadığım biraz uzun vadede geçecek bir şey olduğu için bu duyguya alışmak kolay olmadı. Hem de böyle bir şey yaşamadığım için her sabah uyanıp kendimi iyi hissettiğimde, “Geçti herhalde” hissiyle uyanıyorum. Ama geçmediğini anlıyorsun. Elimden geleni yapmaya çalışıyorum ve dinleniyorum. Uyguladığım ciddi bir beslenme programım var, ona çok dikkat etmem gerekiyor.

 

Günlük yaşamınızı nasıl etkiledi?

Bu yaşadığım sadece fiziksel yönü olan bir şey değil. Nörolojiyi de etkiliyor. Biliyorsunuz, bağırsakların artık ikinci beyin olduğu kabul edildi. Beyin yağ ile beslenen bir şey ve ben vücuduma yağ alamıyorum. Aldığımda vücudumda kalmıyor. Bu da kas kaybına neden oluyor. İyi huylu bakteriler o kadar azalmış ki, kötü huylu bakteriler vücudumu ele geçirerek eklemlere ve bağırsağa yerleşmiş.

 

Rol aldığınız her dizinin çoğunlukla uzun soluklu olmasına alışkınsınız, keza hayranlarınız da öyle. Sefirin Kızı’na veda etme kararını almak zor olmalı...

Bu rahatsızlığı Bodrum’da dizi çekimleri sırasında yaşamaya başladım. Hem kimseyi mağdur etmemek için hem de kendimi iyi hissedebilmek adına çok zorlandım. Çok kısa sürede beş kilo verdim. Bağışıklığımın düşmesi ve sindirim sistemimin zayıflaması sadece fiziken güçsüz kalmama değil, algı dağınıklığına da neden oldu. İç enerjim yüksek olmasına rağmen vücudum belli bir zaman sonra buna tolerans gösterememeye başladı. Karşılıklı mutabık kalınarak diziye veda etmek zorunda kaldım. Beslenmeme dikkat etmem gerekiyordu, stres yaşamamalıydım ve dinlenmem lazımdı. Yani dilediğim vakit ayaklarımı uzatıp gözlerimi kapatmam gerekebiliyor. Bu konforu da ancak evimde sağlayabilirdim.

Peki geriye dönüp baktığınızda keşkeleriniz mi, yoksa iyi ki’leriniz mi daha çok?

Hayatıma keşke’yi sokmamaya çalışan biriyim. Attığım her adımın, verdiğim her kararın arkasında durmaya çalışıyorum. Çünkü hepsinin bir nedeni vardır. O an şartlar ne gerektiriyorsa ona göre bir karar almışımdır, ona göre bir adım atmışımdır. Ve bizlere yakışan şey o adımın arkasında durmaktır. Bu arada yanlış bir karar verince, onu körü körüne savunmak da değil mesele. İdeal bir karar vermediğini kabul edip arkasında durmak da çok önemli. Kendimi hayatın merkezine koyarsam, ki hepimiz bunu yapmalıyız, aldığım bütün kararlar bana hizmet ediyormuş gibi geliyor. Bunların hepsi beni hem genişleten hem de geliştiren şeyler. O zaman niçin pişman olayım ki? Attığım her adım, aldığım her karar beni ben yapan şeyler olmuş. İyi ki yapmışım, iyi ki yeri geldiğinde düşmüşüm, iyi ki inatçılık edip kimsenin onaylamadığı kararları almışım. İyi ki bazen annemi dinlememişim, bazen iyi ki dizinin dibinden ayrılmamışım. Bazı şeyleri deneyimleyerek öğrendim, bazı şeyleri de başkalarının deneyimlerini gözlemleyerek. Her şeyi deneyimlemeye de gerek yok bence.

 

Dışardan bakıldığında dik duruşlu, başına buyruk bir yapınız var. Size sanki istemediğiniz bir şeyi kimse yaptıramaz hissiyatı veriyorsunuz.

İnsanın kendini tarif etmesi zor geliyor. Bir sürü güdüye sahibiz ve bazılarını kullanmayı tercih ediyoruz. Evet, ben inatçı biriyim. Ama körü körüne bir inadım da yok. Anlamaya çalışıyorum önce ve bu noktada da çok soru soruyorum. Köşeme çekilip sonra anlarım diye düşünmüyorum. İnsanlarda şunu baz alıyorum: O anda bana ne söylediğiyle ilgileniyorum, ne söylemek istediğiyle değil. Ama söylemek istediği bir şey olduğunu hissediyorsam, onu anlayana kadar da sorularımla öğrenmeye çalışırım. Eğer bir karar verdiysem ve bu bana göre ideal bir kararsa, muhakkak onun peşinden giderim. İnanmam gerekiyor. Hiç kimsenin onaylamadığı bir şeyse ama ben inandıysam onun peşinden gidiyorum. Ben 8 yaşında oyuncu olmaya karar verdim. Kimse inanmadı. Bu bir hayal değildi. Ben hep hayal sanıyordum. Belki de gerçekliğine inandığım bir şeyin öngörüsünde bulunuyormuşum. Bence hayal demek, gerçek olmayacağına inandığın şeyler. Oyuncu olmayı bir hayalden öte gerçek kılmayı amaçladım aslında. Aklımı ve gönlümdekileri birleştirip nasıl hayata geçirebilirim diye düşündüm. Bir fikre ikna olduysam ve ona inandıysam, elimden gelenin en iyisini yaparak hedefe doğru giderim. Yaparım ya da yapmam, o önemli değil ama ben süreçle ilgileniyorum. Başarı bir hedef uğruna elinden gelen neyse, hangi çabaysa onu gösterebilmektir. Kısaca, pes etmemektir.

Bu sanırım küçük yaşlardan gelen bir duygu.

İnsan hayatı böyle bence. Seni, beni ya da bizi yıldırmaya yönelik şeyler olabilir. Bu bir enerjidir ve o enerjiyi kimya etmek bizim elimizdedir. Ve o enerjiye tanı koymadığımız noktada kendi yararımıza kullanabiliriz diye düşünüyorum. Hal böyle olunca da biri bana “Yapamazsın!” dediği noktada durup düşünüyorum. Ona bunu söylettiren şey ne? Niçin ben bunu duyuyorum? Ve ben bunu yapabileceğime inanıyor muyum? Atatürk ne demiş; “Sahip olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” Yapamayacağımız hiçbir şey yok. Neyi istersek onu yaparız. Sadece kendimize olan inancımızı kaybetmeyelim. Bizi sınırlayan şeyler aslında bizi geliştiren şeylerdir. Konfor alanından çıkmak her zaman iyidir.

 

Genç yaştaki oyunculara önerileriniz neler olur?

Keşke kolektif bir bilince sahip olup bir uygulamaya sokabilsek. Çocuk oyuncular belirli bir yaştan sonra çalışmaya başlasa ya da gerçekten her çocuk pedagogların verdiği kararlar doğrultusunda, belli çalışma saatleri çerçevesinde ve çok az görünürlülüğü olan projelerde yer alabilse. Bunu yapanlar da var tabii ki. Onlar için oyunculuk hobi niteliğinde kalsa, okullarından ve kendi sosyal çevrelerinden ayrı kalmasalar. Ben böyle yapmıştım. Yer aldığım projeler de buna uygundu. Haftada bir gün çalışıyordum. Okulumdan da ayrı kalmıyordum, oyuncu büyüklerimden çok şey öğrendiğim setten de ayrı kalmıyordum. Ama şunu asla unutmuyordum; televizyon bir hayal kutusu ve onda görünen her kim varsa dışarıda görüldüğünde de tanınacak. Ben bunun bilincindeydim.

 

Belki ailenizin kattığı bir bilinçti bu?

Bu aslında biraz insanın ruhunda olan bir bilgi bence. Ben Bağcılar’da büyüdüm. Filmde rol alıyordum, sonra galasına gidiyordum, oyuncuların arasına karışıyordum ama sonra ben yine Bağcılar’a dönüyordum. Annemle pazara gidiyordum, okuluma devam ediyordum. Tanınırlığın bende olumsuz bir etkisi olmadı. Sonuçları öngörmüştüm. Genç oyunculara söylemek istediğim şey, güzel görünür müyüm endişelerinden uzak kalmaları. Bizim bu gençlere ihtiyacımız var. Onların akıllarına, zihin açıklıklarına, gönül genişliklerine, yeteneklerine, onların kendilerine inançlarına ihtiyacımız var. Kısa boylu, zayıf, şişman, iyi giyinen, kötü giyinen diye kategorize etmeden, bizim iyiye eylemi olan insanlara ihtiyacımız var.

İyiliği düşünüp eyleme geçirmeyen çok insan var gerçekten.

Çünkü iyilik yaptığımızı zannedip sonucunu bilemiyoruz. Bir sonuca bağlanmıyor o yaptığımız şey. O yüzden iyiye eylemi olmak çok daha önemli. İyi bir insan mıyım bilmiyorum, ama “İyiye eylemim var” diyebiliyorum.

 

Türk dizilerinin süreleri oldukça uzun. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Diziler aslında reklam mecrası nedeniyle uzun sürüyor, bunun hepimiz farkındayız. Bizim birliğe ihtiyacımız var. Hem sektörün hem de ülkemizin oy birliğine ihtiyacı var. Her konuda oy birliği baz alınarak kararlar verilse muazzam sonuçlar elde ederiz. Ben elimden geleni kendim yapmaya gayret ediyorum. Rol aldığım dizilerde kendime göre şartlar sunuyorum. Yapımcıma bu kadar uzun çalışmamamız gerektiğini gönülden anlatmaya çalışıyorum ve ortak bir karar alıyoruz. Ama bunu herkesin yapması gerekli. Bunu herkes yaptığı sürece uygulanabilir bir karar çıkacak sonuçta.

 

Türkiye’de oyunculuk ve sektörde neler değişti, sizce ne yönde gidiyor?

Her dönem nitelikli içeriklerimiz oldu. Şartlarımız daha kısıtlıydı eskiden ama günümüzde her imkana sahibiz. Her tarza uygun içerikler üretiyoruz. Şimdi oyuncular sadece televizyon değil, farklı platformlarda da kendilerini gösterme şansı buluyorlar. En önemlisi yaptığımız projeler yurtdışına satılıyor. Güney Amerika ve Arap ülkeleri gibi birçok yerde dizilerimiz gösteriliyor.

 

Türkiye dışında yabancı izleyicilere ulaşmak nasıl bir duygu?

Baktığınızda hem Doğu’nun hem de Batı’nın tam ortasında bulunuyoruz. Muhteşem topraklara sahibiz. İnanılmaz bereketli bir ülkeyiz. Millet olarak çok zekiyiz. Doğu ve Batı arasında bir köprüyüz. Küçücük kutunun arkasından benim hissettiğimi Doğu’daki de anlıyor, Batı’daki anlıyor. Bence bu müthiş bir hediye. Tam ortada olup herkese ulaşmak ve merkezinden yaklaşabilmek muazzam bir duygu. Bu anlamda Türkiye’de yaşayan herkesin gururlanması lazım. Bizden, özümüzden bir şeyler buluyorlar ki izliyorlar. Dünyaya yayılalım istiyorum. Çünkü biz bunu hak ediyoruz. Böylece çok daha nitelikli işler yapmaya başlayacağız. Belki de böylece sektör büyük bir aydınlanmaya girecek ve kurallar yeniden koyulacak. Herkesin konforu, refahı ve sağlığı düşünülecek.

Pandemiyle birlikte farklı bir yılı geride bıraktık. Önceliklerinizde ya da hayata bakışınızda değişiklik oldu mu? 
Ben aslında karantina dönemini çok fazla yaşamadım. Arkadaşlarımızla bahçemizde ekip biçerek, toprağa dokunarak geçirdik. Ormanda temizlik yaptık. Çok verimli bir dönemdi hepimiz için. Bir tarım işçisi gibi her sabah erken kalkıp gün boyu çalıştık. Birlik halinde bir şeyler yapmak, kendi diktiğin bir meyvenin filizlenmesi ve sonrasında onu yiyebilmek büyük bir konfor. Biz bunları yapmayı unuttuk. Pandemi dönemine şahit olmak bence çok memnun edici bir durum. Bizden önceki nesiller de bunları yaşadı ve biz de bunları yaşıyoruz. Dünyanın evrimini tamamladığını düşünmüyorum, kimse de düşünmüyordur. Depremler, seller vb. doğal afetler olacak. Afet olarak algıladıklarımız doğanın kanunu olan ve olması gerektiği zaman da olan şeyler. Bence pandemi de yaşamamız gereken bir doğal afet.  

Karavanla seyahat etmeyi sevdiğinizi biliyoruz. Nereleri dolaştınız? 
Dört-beş yıldır karavanla seyahat ediyoruz. Buradan çıkıp Yunanistan’a, oradan İtalya’ya gittik. Türkiye’de Karadeniz ve Ege’ye gittik. Her yer muazzamdı. Como Gölü’nün kıyısında Zeki Müren dinlemek, kendi kültürümüzü başkalarına anlatmak çok güzel duygulardı. Como Gölü’nde Norveçli bir aileye mercimek köftesi yapıp vermiştik. Tabağı boş getirdiklerinde onlara Türk geleneklerinde tabağın boş gönderilmediğini anlatmıştık, şaşırmışlardı. Onlar da mozzarella peyniri koyup getirmişlerdi. Dünyanın birçok yerinden birçok insanla hemhal olmak paha biçilmez bir duygu. Çok güzel anılarımız var. Bir kere, Kadir’le karlı bir günde Bolu’ya çıkmıştık. Bulunduğumuz ortamda su kaynağımız yoktu. Karavanımızın da 100 litre kapasitesi var. “Burada kalalım ama suyu limitli kullanalım” dedik. Ve beş-altı günde sadece 50 litre su kullandık. Sonra fazlasına ihtiyacımız olmadığını, aslında gündelik hayatta ne kadar çok su israfı yaptığımızı anladık. 

İnsanlar çoğu zaman hayatta ne istediğini keşfedemeden yıllarını geçiriyor. Siz ne istediğinizden hangi yaşlarda emin oldunuz? 
Son iki-üç yıldır diyebilirim. Ben iyi bir vatandaş olmak istiyorum. Ülkeme, dünyama yararlı bir şeyler yapmak istiyorum. Ama bunu bir sorumluluk, bir kambur gibi değil de, bunu gerçekten yapmak istiyorum. Özümü unutmadan yaşatmak, bildiğim ne varsa paylaşmak, öğrenmek, kendimi geliştirmek, piyano, bateri çalmak istiyorum. “Ben bunu yapabilir miyim” diyorum, biraz zorluyorum, deniyorum. Kendime bir sınır koymak istemiyorum. Sınırsızlığım neyse oraya kadar gitmek ve potansiyelimin yüzde 100’ünü kullanmak istiyorum.

Dışardan bakıldığında evlilik içinde hem aşkı hem de arkadaşlığı bir arada yaşıyor görünüyorsunuz. Bu üçünü birlikte yakalamak her zaman mümkün olmuyor.

Bence bu söylediğin şey çok kıymetli, arkadaş olmak. Arka-daş. İkimiz de arkamızı aynı şeye yaslıyoruz. Bu bence çok kritik. Birbirimizin alanlarına saygı duyuyoruz. Birbirimizin insan olduğunu kabul ediyoruz. Kendimizi geliştirirken, birbirimizin gelişimine de dikkat ediyoruz. Birbirimizi yargılamamaya çalışıyoruz. Bazen sözlü anlaşıyoruz, bazen de konuşmadan ne istediğimizi anlatıyoruz. Ve bence en önemlisi her günü yeni bir gün olarak kabul ediyoruz. Yeni bir Neslihan, yeni bir Kadir. Acaba birbirimizden bugün ne öğreneceğiz? Kadir’le bir konu üzerinde tartışmayı, beyin fırtınası yapmayı çok severiz. Fikir alışverişinde bulunmak muazzam bir şey bence. Amaç birbirini değiştirmek değil, dönüştürmek olduğunda çok güzel devam ediyor.

Aynı meslekten olmanın buna olumlu bir katkısı var mı?

Muhakkak vardır. İşle ilgili hoş ya da nahoş bir şey yaşadığımda, bunu hemen anlayabiliyor. Ya da bir senaryo geldiğinde, birbirimize destek oluyoruz. Sonuçta uzun saatler boyunca çalışıyoruz. Kimi zaman şehir değiştiriyoruz. Aynı meslekten olmasak bunu kabullenmek zor olabilirdi. İşimi aşkla ve inanarak yaptığımı çok iyi bildiği için inanarak her şeye “Eyvallah” diyebiliyor.

 

Evlilik ne ifade ediyor?

Bir insanın hayatında eşinin olması muazzam bir duygu. Bana hiçbir şey olmaz dedirtiyor. Arkamda o var, onun arkasında da ben varım. Kimseye laf söyletmem, o da kimseye laf söyletmez. O kadar eminim ki… Bunu söyleyebilmek müthiş bir şey. Kadir insan olarak takdir ettiğim biri. Onun var oluşu, ruhu, bu dünyadaki temsiliyeti beni inanılmaz etkiliyor. Onu her attığı adımda, her aldığı kararda desteklemek istiyorum. O da hepsinde beni desteklemek istiyor. Bu birliğe kavuşmak umarım daim olsun ve artarak çoğalsın. Bunu gizlemeyi de tercih etmiyoruz. Göz önünde de yaşamıyoruz. Ama insanlar bizi tanıyor diye bir sınırlama da getirmek istemiyoruz. O benim kocam, ben de onun karısıyım.

 

Sevilen bir ünlü olmak çok güzel bir duygudur eminim. Kimi zaman özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissettiğiniz, “Ünlü olmasaydım, bazı şeyleri daha rahat yapardım” diye düşündüğünüz oluyor mu?

Kendimi çok sınırlanmış hissettiğim bir dönemimde böyle düşündüğüm oldu. Ama sonra “Bu böyle bir şey değil Neslihan” dedim. “Herkes tarafından tanınır ve bilinir olmak, seni kısıtlamamalı. Sen yine sen olsana” dedim kendime. Ben yine kendime sınır koymadan ben olmaya çalışıyorum. Ben önceden ne istemediğimi bilirdim, şimdi ne istediğimi biliyorum. Şu açıdan bakmaya çalışıyorum; beni takip edenler beni ekrandan görerek sevdiler. Bu bana çok kıymetli geliyor. Onların bende hissettiği bir şey var, bende gördükleri bir öz var. O yüzden bu kadar seviyorlar. Ve bu çok kıymetli bir hediye. Bu beni kısıtlayan bir şey olmamalı. Hastalığım nedeniyle birçok sevenim bana yazdı, her yerden bana ulaşmaya çalıştılar. Beni hiç görmeyen, bendeki özü hisseden herkes bana dua etti. Belki ben bu yüzden bu kadar çabuk toparlandım. Hepsi benim iyiliğim için dua ettiler. Bu nasıl kötü bir şey olabilir ki? Ben bu eylem karşısında kendimi nasıl kısıtlı hissedebilirim ki? Bilakis çok daha sınırsız hissediyorum. İyi ki onlar var. Görünür olduysam boşuna olmadım diye düşünüyorum. Boşu boşuna bu kadar insan bende bir şey görmedi. Bu muazzam bir hediye ve ben buna çok şükrediyorum.

 

Pandemi öncesinde hayranlarınızla buluşuyor muydunuz?

Evet. Bu dönemde de şöyle bir şey oldu: “Hepimiz Neslihan’ı seviyoruz ama birbirimizi tanımıyoruz” diyerek bir sürü insan Zoom üzerinden görüşmeye başlamışlar. Muhteşem değil mi? Ben olmasam bile insanları kaynaştırmak, birleştirmek... Belki de görevim sadece budur; onları bir araya getirmek. Belki de birbirlerinin hayatlarına dokunmalarını sağlamak. Böyle bir alışveriş içindeyim onlarla. Gönülden gönüle gizli bir yol var denilir ya. Bu işte. İstediğin kadar konuş, istediğin kadar tarif etmeye çalış, bu tarife sığan bir şey değil.

 

Online bir dergi yayınlamaya başladınız. Hadsiz Proje nasıl ortaya çıktı?

Sınırlar benim temelde de hep düşündüğüm bir konuydu. Niçin sınırlar var? Neden gönülden gönüle sınır koyuyoruz? Birbirimizi sevdiğimizi ya da kıskandığımızı açıkça söylemiyoruz? Niçin birbirimizi takdir etmiyoruz? Neden bilgiyi sadece kendimize saklıyoruz? Acaba sınırsız bir bilgi ve sevgi paylaşımı olsa ya da ülkeler arasında sınırlar olmasa nasıl olurdu diye düşünerek yola çıktık. Aslında bu benim kafamda bir oluşumdu. Sonradan dergi diye lanse edilince evrildi. Ben şöyle büyüdüm. Öğretmenim bir şey sorduğunda, yanıtı bilsem bile, ya yanlış çıkarsa, ya öğretmenim bana kızarsa, ya arkadaşlarım bana gülerse endişesiyle parmak kaldıramazdım. Böyle böyle insan kendine bir sınır koyuyor. Ve böylece doğru bildiğin şeyleri uygulayamaz ve yapamaz hale geliyorsun. Bence bu hepimizin sorunu. “Eleştirilir miyim, bana ne derler?” gibi yargılar ve o kınanma korkuları hepimizde var. Ben göz önünde biriyim ve şükürler olsun ki, hayatla ve insanlığımla ilgili elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Ama bunu bir sorumluluk olarak değil, içimden öyle geldiği için yapıyorum. Ben bunu yapabiliyorsam, herkes yapabilir. Zaten bu herkesin içinde var olan bir güç. “Bunu nasıl ortaya çıkarabiliriz?” sorusuyla yola çıktık. Hadsiz kelimesi anlam olarak da başkasını eleştirmek anlamında kullanılır, “Senin haddine mi!” derler. Oysa ki her şey benim haddime ve haddime olsun. Had sınır demekse, hadsiz de sınırsız demek. Neden sınırsız olmuyoruz ki bilinciyle ortaya çıktı Hadsiz Proje.

Röportaj vermek yerine, yapan taraf olmak nasıl bir duygu?

Garip bir duygu, aslında deşifreye oturmak en garip olanı. Şu an sizi düşünüyorum, Neslihan konuşuyorsun konuşuyorsun da nasıl çözülecek, nasıl toparlanacak bu kayıt. (Gülüyor) Daha önce sorulara hep cevap verecek biriydim. Kimi zaman aynı sorular gelirdi ve benim de cevaplarım otomatikleşirdi. Bu nedenle Hadsiz’de birkaç fiks sorumuz dışında o insanda benim merak ettiğim ne var ya da ekip arkadaşlarımın merak ettiği sorular… Bunlara da yer veriyoruz. Bence sizin yaşadığınız şey müthiş bir duyguymuş. Röportajı dinleyince kişinin anlattığı ya da anlatmaya çalıştığı ve etrafından dolandığı ne varsa onu anlayıp aktarmanız gerekiyor ya, o işte muazzam bir duygu. Çok takdir edilesi bir iş yapıyorsunuz. Çünkü bu öyle “Bir ünlüyle röportaj yaptık, hadi yazalım” demek değil. O hali yansıtabilmek ve hissi aktarabilmek çok önemli. Ne kadarını okuyucuya geçirdiğini bilmeden bir reaksiyon almanın insana yaptığı “olmuş” duygusu çok doyurucu, tatmin edici ve çok şevklendirici bir his.

 

Türkiye’de yaşayan kadınların sahip olduğu ve olamadığı haklar konusunda düşünceleriniz neler?

Kadına seçme ve seçilme hakkı ilk kez Türk kadınına verildi. Ama zamanında bilgi aktarımının bizlere doğru yapılamadığına inanıyorum. O yüzden biz bu tökezlemeleri yaşıyoruz. Bizim üstemize düşen görev bence bilgiyi ideal bir şekilde, olduğu şekliyle aktarmak. Bizden sonraki kuşak gümbür gümbür geliyor. Ben çok umutluyum.

 

Bazı TV dizilerinin şiddeti meşrulaştırdığı düşünülüyor. Türk dizilerinin ders veren hikayelerinin bu sonucu doğurduğunu düşünüyor musunuz?

Pokemon yayınlanırken Pikachu olduğunu sanan bir çocuk uçmaya çalışmıştı. Bence sadece diziler değil, televizyondaki her program izleyiciyi etkiliyor. Ne yapacağız o zaman, hiçbirini yayınlamayacak mıyız? Hangi birini kontrol altında tutmaya çalışacağız? Bu sadece televizyonlardan kaynaklanan bir şey değil. Bizim sağlıklı beyinlere ve sağlıklı düşünebilen gönüllere de ihtiyacımız var.

 

Kadına karşı yapılan şiddetle ilgili neler söylemek istersiniz?

Şiddet uygulayan kişinin ailesine bakmak gerekiyor. Nasıl bir annesi vardı, hiç sevgi gördü mü? Belki sevgiyi şiddet göstermek olarak görüyor. Birçok insan tanıdım; dayak atmayı, tecavüz etmeyi bir sevgi eylemi olarak görüyor. Bu insanların ipini çekmek yerine ehlileştirmek ve ıslah etmek gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir insan bu şekilde davranılmayı da, davranmayı da hak etmiyor. Bunu anlatmak hepimizin görevi. Tecavüz edenin tacize uğrayıp uğramadığını, şiddete yönelenin ailesinden dayak yiyip yemediğini bilmiyoruz. Sokakta bir sürü kurtarılmayı bekleyen genç var. Sokak çocuğu deyip geçiyoruz. Yargıda bulunmadan önce nasıl eğiteceğimizi düşünmeliyiz. Onlar sokak çocuğu değil, hepsi bizim çocuğumuz. Hayata nasıl adapte edeceğimizin yollarını bulmalıyız. Bizim bu insanları iyileştirmemiz lazım. Kitap okumalarını sağlamamız ve ehlileştirmemiz gerekli. Bu da bir sisteme oturtulmalı ve birlik halinde hareket edilmeli.

 

Şiddet gören ama çevresinden destek alamayan kadınlara ne söylemek isterdiniz?

Bence kimsenin, hiçbir insanın başkasına sözlü ya da fiziksel bir şiddet uygulamaya hakkı yok. Her kadın farklı şekillerde şiddete uğruyor. Kadınların üzerinde birçok erkek egemen olmaya çalışıyor. Bir erkeğe hükmetme güdüsü nereden geliyor, bunu düşünüyorum. Şiddet gören birçok kadınla konuşuyorum. Kadınlar seslerini her yere ulaştırmalı. Ama ne yazık ki düzen yeterli değil. Bu konu üzerinde devletin acil bir plan yapıp sistem geliştirmesi gerekiyor. Ceza yöntemi ile değil, ıslah ederek topluma kazandıracak bir sistem yaratmak şart. Hepimizin birlik haline gelip bu adımın atılmasını çok güçlü bir şekilde talep etmemiz gerekiyor. Ayrıca şiddetin sadece kadınlara değil, erkeklere de uygulandığını düşünüyorum. Erkekler doğduğu andan itibaren erkekler ağlamaz, erkek adamsın bunu yapmalısın, eve ekmek getirmelisin vb. cümlelerle büyütülüyor. Kızlar da öyle, “Oturma bir yerin açılır”, “Şöyle giyinme bir şey derler” gibi söylemlerle yetiştiriliyor. Toplumumuzda iki tarafa da yani insana yapılan bir baskı var. Bunun temeline inilmesi gerekiyor.

 

Kadın-erkek eşitliğini sağlamanın çözüm yolları sizce neler olmalı?

Kadın-erkek eşittir demeyi bırakmamız lazım öncelikle. Çünkü zaten eşit. Bunu kabul etmeliyiz. İnsan insanla eşit. Fizyolojik olarak eşit değiliz, bu bir gerçek. Farklı donanımlanmışız. Kadınlarımız muazzam bir güce sahip. Her kadının bu güce sahip olduğunun farkına vardırtmalıyız. Hepimizin ne istediğini çok net bilmemiz gerekiyor. Ve içimizde zaten var olan bu gücü görüp bir an önce uygulamaya geçmemiz gerekiyor. Hak verilmesini beklemek yerine bu hakkı almalıyız. Kendimize ait olan bu hakkı başkasının vermesini beklememeliyiz.

benzer içerikler

Tavsiye edilen içerikler