SANAT

Puantiyelerin gücü

Puantiye hikayesiyle başlayıp sanatının zirve noktasına ulaşan Yayoi Kusama’yı yakından tanımaya ne dersiniz?
Reading time 4 minutes

Çocuk yıllarımızda yaşadıklarımızın benliğimizi şekillendirdiği ve oluşturduğu söylenebilir. Yaşanılan yansımalar hayatımızın birçok noktasında karşımıza çıkabilir. Bu yansıma ile ilgili verilebilecek en güzel örneklerden biri kesinlikle Japon sanatçı Yayoi Kusama olmalı. Kusama’nın anlattığına göre çok küçük yaşlardan itibaren ağır halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Bir çiçek tarlasındaki tüm çiçeklerin ona doğru döndüğünü, onunla birden konuşmaya başladığını söylüyor. Halüsinasyonları esnasında çiçeklerin başlarını noktalar halinde görüyor, sonrasında ise noktalar içinde çıkmaza girip aklını kaybediyor. Kusama için bu noktaların onun sanatının temelini oluşturarak ilerde “Puantiye Kraliçesi” lakabını kazanmasını ve 60 yıllı aşkın bir sanat hayatına başlamasının zeminini atacağını kim düşünebilirdi?

Yayoi Kusama, katı bir anne ve babanın kızı olarak 22 Mart 1929’da Japonya’da doğdu. Küçük yaşlardan itibaren sıkça halüsinasyonlar görmeye başlamasıyla beraber kendi dünyasının daraldığını hissetti. Bu durum onu gün geçtikçe, yenmesi güç bir savaşın içine soktu. Bunun üstesinden gelmenin yolunu; gördüklerini ve hissettiklerini kağıda dökerek buldu. Tek sorun, annesi onun resim çizmesine izin vermiyordu hatta bunu ona kesin olarak yasaklamıştı. Bu yasaklara karşı gelmeye başlamasıyla, sanat artık onun için asi ve isyankar bir form almaya başladı. 10 yaşındayken kendine, puantiyelerden, beneklerden ve ağlardan oluşan yeni bir dünya yaratmaya karar verdi. Suluboya, pastel boya ve yağlı boya kullanarak rüyalarında gördüklerini resmetmeye başladı. Sanat yolundaki ilk sağlam adımını, annesinin portresini kendi tarzıyla resmetmesiyle atmış oldu. Her ne kadar ailesi bunu desteklemese de sanat okumayı kafasına koydu. Sanatı aslında onun halüsinasyonlarından, baskıcı aile düzeninden ve kendi içindeki kavgalardan kaçışı oldu. Uzun uğraşlar sonunda Kyotot School of Arts and Crafts’ta Japon çizim teknikleri eğitimi almaya başladı. 1952’de Japonya’da ilk sergisini açmasına rağmen onun ilgisini çeken asıl şeyin “Nihonga yani geleneksel Japon resminin olmadığının fark etti. O, özgür çizgiler ve figürler kullanarak kalıplaşmış baskılardan ve kurallardan tam anlamıyla kurtulmak için Amerika’ya gidip sanatını özgürce, içinden geldiği gibi yaşamak ve yaratmak istedi.

Yıllar geçtikçe Amerika’dan ve oradaki akımlardan ilham aldı. 1950’li yılların sonunda hayalini gerçekleştirip  New York’a taşındı. Her şeyi bırakıp kendini yeni bir serüvenin içine atmak, korkunun aksine onu üretken hale getirdi ve 1959 yılında birçok sergi gerçekleştirmesini sağladı. Bu onun ve sanat hayatı için dönüm noktası oldu. New York’taki yıllarında Andy Warhol, Donald Judd ve Joseph Cornell gibi önemli Amerikalı sanatçılarla tanışıp, onlardan da etkilenerek pop sanatı ve minimalizm dünyasına giriş yaptı. Sanatındaki resim ve heykelin yanı sıra Yayoi Kusama oluşum sanatı (happening) ile  performans gerçekleştiren ilk sanatçılardan olarak tarihe geçti. 1973 yılında Japonya’ya dönmesinin ardından 1977’de kendi rızası ile akıl hastanesine yatarak tedavi sürecine başladı. Hastanedeki yıllarını “Sanat olmasaydı, kendimi öldürürdüm.” diye özetleyen sanatçı, bu süreçten günümüze kadar üretmeye devam ediyor. Biz de ondan gelecek eşsiz üretimler için takipte kalacağız.

Tags

puantiye
yoyoi-kusama
puantiye-kraliçesi
minimalizm
pop-sanatı
moma

benzer içerikler

Tavsiye edilen içerikler